Amasra - Akgün Akova                  

Gezi Anıları İndex  ::

 

Hırçın ve Uysal Amasra

Yazı ve Fotoğraf : Akgün Akova

İnsan, yaşamına derin çizgilerin nerede atılacağını bilseydi; oralara ilk gidişini, o kentlerle ilk karşılaştığı anı belleğine silinmez bir görüntü olarak nakşederdi.
Yıldızların şiirlerdeki harfler gibi gökyüzüne dizildiği bir sonbahar gecesiydi.
Bartın'dan sonra, sanki bir yılanın sırtına binmiş ve dolana dolana dağlardan inmiştik.
Karanlık, denizin yüzünü göstermemişti. Sonra birden bütün ışıklarını yakmış bir gemi gördüğümü sanmıştım.

Limanda bekleyen uzun bir gemiyi andırıyordu kasaba. Ertesi sabah dalga sesleri beni uyandırdığında artık o geminin bir yolcusu olduğumu düşünmüştüm.
Biliyorum ki, adını Amasra'ya veren ve deniz ticaretinin yollarını izleyen prenses Amastris de; gemileri karadan kızaklarla Haliç'e indirip İstanbul'u alan Fatih Sultan Mehmet de; bir zamanların ünlü denizcisi Drake'in gemisi Golden Hind'in aynısını Çakraz'daki yapımevinde yeniden yaratan Hüseyin Çoban da; Amasra'yı dalgalı saçlarının arasında bir yavru yunus gibi saklayan Nezahat öğretmen de; kasabanın geçmişini tarihin derin sularından bir midye toplayıcısı gibi çekip çıkaran Necdet Sakaoğlu da o gemiyi gördüler.
Gördüler ki, Amasra bir tutku oldu onlarda da...
Amasra benim onu ilk gördüğüm o günden bu yana, iyice ünlendi. Gezi dergilerinden, gazetelerin turizm eklerinden, film karelerinden, TV dizilerinden eksik olmaz oldu. Kolay keşiflerin meraklıları tepeden iner gibi doldular kasabaya, tıpkı yıllar önce kalesinin iç kesiminin evlerle dolması ve ruhunu zedelemesi gibi...
Bense, kalabalıkların çekildiği zamanlarda ya da onlara uzak yerlerden seyrettim Amasra'yı. Yazın, özellikle haftasonları binlerce konuğu olur kasabanın. Kumsallar, balıkçı lokantaları, Çekiciler Çarşısı tıklım tıklım dolar. Amastris'in gözyaşlarını anımsatan yağmurun mevsimi başlayacak çünkü. Onlara kimse kızmasın, olmasaydılar Karadeniz bu denli yeşil olabilir miydi? Mendireği aşıp yükselen güz dalgalarının ardından, Karadeniz'in sesine fırtınanın hırpaladığı yorgun yaban kuğularının kanat sesleri eklenecek. Karla birlikte Küçük Liman'a inecekler ve orada uzun süre kalacaklar. Ceneviz Kapısı'ndan geçen tarih meraklısı üniversite öğrencileri üzerindeki Cenova armalarını defterlerine çizecek. Balıkçı tekneleri ağlarını toplaya toplaya, peşlerinde martı sürüleriyle geri dönecekler.

Sonra bahar yeniden geri dönecek Amasra'ya. Soğuklar kırılacak. Kaleiçi'nde oturan Zülfiye Hanım'ın ayakkabılara, çaydanlıklara ve ne bulursa onların içine ektiği çiçekler boy atacak. Kayıklar boyanacak, elden geçecek. Aşıklar, Kefaser tepesinin ucuna bir uçurumun kıyısından yürüyerek varacak ve el ele tutuşup yeşil bir çanak gibi duran Küçük Limanı ve onun kolyesi olan Kemere Köprüsünü seyredecekler. Bence Amasra'yı dört mevsimde de görmeli. Denizin uysal bir çocuk gibi kumsala yanaştığı kısa yaz günleri yetmemeli size. Bartın-Amasra yolunun gelinliğini giymiş ağaçlarla bayram yerine döndüğü, ballıbabalarla, sümbüllerle, zambaklarla bezendiği ilkbaharda; sarışınlığı ıslak bir taç gibi başına geçirdiği, güneşin Küçük Limanın avucunun içinde battığı sonbaharda; ve elbette vahşi, inatçı, başkaldıran yüzüne tanık olacağınız kış mevsiminde de gidin. Ama hangi mevsimde orada olursanız olun, Amasra'yı sokak sokak gezmeli, sokak sokak sevmelisiniz. Dönmeden önce, günbatımında kıyıdaki lokantalardan birinde salatayla birlikte balık yemelisiniz bir kere daha.
Yalnız parmaklarınıza dikkat edin! Balığın lezzeti parmaklarınıza bulaşabilir!

 

 

                          Lanse 2008 Copyright  design ghf